DOLAR

18,6336$% -0.01

EURO

19,5094% 0.51

STERLİN

22,5518£% -0.05

GRAM ALTIN

1.054,91%0,32

ÇEYREK ALTIN

1.705,00%0,12

BİTCOİN

302017฿%-1.76369

İkindi Vakti a 15:24
Bursa KAPALI
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Necati Kartal

Necati Kartal

23 Kasım 2022 Çarşamba

Kadına yönelik şiddetin engellenmesi mi, şiddete karşı mücadele mi?

Kadına yönelik şiddetin engellenmesi mi, şiddete karşı mücadele mi?
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Dünyada; ‘Barış ve Güvenlik Endeksi’ araştırmasına göre kadınlar için yaşam kalitesinin en yüksek olduğu 167 ülke arasında Türkiye 114. sırada, Dünya Ekonomik Forumu’nun hazırladığı 2020 Küresel Cinsiyet Eşitsizliği alanında ise; 153 ülke arasında ancak,130. sırada anca yer bulabilmiş.

Keza, 13 Temmuz 2022 tarihinde yayınlanan “Küresel Cinsiyet Eşitsizliği” 2022 Raporu, 146 ülkenin karşılaştırma ve analizlerine odaklanıyor.

Türkiye,146 ülke arasından 124. Sırada yer alıyor.

Cinsiyet eşitsizliği alt maddeleri konusunda Türkiye dünyada,

  1. Ekonomik Katılımda 134.,
  2. Eğitim Düzeyinde 101.,
  3. Sağlık ve Hayatta Kalmada 99.
  4. Siyasi Katılımda 112. sırada yer alıyor.

Cinsiyet Eşitsizliği en az olan ülkeler sırasıyla;

1. İzlanda

2. Finlandiya

3. Norveç

4. Yeni Zelanda

5. İsveç

6. Ruanda

7. Nikaragua Cumhuriyeti

8. Namibya Cumhuriyeti

9. İrlanda

10. Almanya

Kadınlar yaşamı için en zor ilk sekiz ülke sırası

Yemen

Afganistan

Suriye

Pakistan

Güney Sudan

Irak

Demokratik Kongo Cumhuriyeti

Libya

25 KASIM NE?

Bu istatistikleri neden yazdım?

Çünkü bugün, insanlık açısından utanç duyucu bir sorunun uluslararası kabul günü.

Bugün, 25 Kasım “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü”

Bu önemli ve anlamlı gün, fantezi bir nedenle değil, Dominik’te üç kadın cesedinin bulunması dolayısıyla dünya tarafından kabul gördü.  

Dominik Cumhuriyeti‘nde o tarihlerde diktatörlük vardı. 25 Kasım 1960’da ülkenin kuzey bölgesinde, bir uçurumun dibinde üç kadın cesedi bulundu. Cesetler Mirabel kardeşlere (Patria, Minerva ve Maria) aitti.

Diktattörlük bu ölümler için “trafik kazası” açıklamasını yapmıştı, ancak kısa süre içinde üç kız kardeşin tecavüz edilerek katledildiği anlaşıldı.

Trujillo Diktatörlüğü’ne karşı mücadele eden Clandestina Hareketi’nin öncülerinden olan Mirabel Kardeşler, bu mücadele içinde sembolleşip, “Kelebekler” diye anılıyorlardı.

1981 yılında Kolombiya’da toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayı’nda 25 Kasım tarihini, Mirabel Kardeşlerin anısına “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” ilan etti.

Birleşmiş Milletler de, 1999 yılında 25 Kasım’ı “Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü” olarak kararlaştırdı.

Bu konuda birçok yazar, çizer ve kadın dayanışma örgütü, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” olan 25 Kasım dolayısıyla Türkiye’nin bu alanda mevcut fotoğrafını çıkarmış, yapılması gerekenler konusunda bir dizi önermelerde bulunmuştu.

Tabii bunca önerme olunca, sanıyorsun ki; başta meclis, hükümet ve devlet kurumları gereken yasal önlemleri alacak, ülkenin bilinçlenmesini ve kadına yönelik şiddetin önlenmesini sağlayacak tedbirler alınır.

Ama öyle olmadı!.

Ne oldu?

Bu alanda alınmış ve Türkiye tarafından üretilmiş olan “İstanbul Sözleşmesi”nden bile geri dönüş oldu.

Döndü de ne oldu?

Başka çözüm mü üretti?

Hayır!

Kadın cinayetleri devam etti.

Kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümleri 2021 verilerine göre,  339 kadın, erkekler tarafından öldürüldü.

Bu rakam önceki yıla oranla yaklaşık yüzde 20 artış göstermiş durumda.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun bilgilerine göre; 2022 yılının ilk yarısında 33 kadın direkt, 15 kadın şüpheli şekilde olmak üzere 48 kadın hayatını kaybetti.

Avrupa gibi ileri medeni ülkeler arasında kadın cinayetleri konusunda birinciliğimiz hala devam ediyor.

Devamını Oku

CHP politikası: Kılıçdaroğlu ne yapmak istiyor?

CHP politikası: Kılıçdaroğlu ne yapmak istiyor?
6

BEĞENDİM

ABONE OL

Siyaset tarihi, 19 Yüzyılın ikinci yarısında zenginleşme ve toplumsal gelişmenin ileri olduğu Avrupa’da, başta sosyal demokrat partiler olmak üzere, sınıf ve ideoloji partilerinden ‘catch all party’ye, yani açılımı; ‘uzlaşmacı, herkese sempatik görünen, her seçmen kitlesini yakalamaya çalışan, pragmatik parti’ türü olarak tanımlayabileceğimiz modele dönüşmüştü.

Bu gelişmemin üzerine, büyük iletişim devriminin yaşandığı 90’lı yıllarda ise, duygu, anlayış, yaşam ve yetişme tarzının ve değerler ile kültürün de siyasal tercihlerde etkili olduğu ve bunun mutlaka kullanılması gerektiği anlaşılınca, partiler birbirlerinin sahalarına müdahale edecek arayışlara, söylem ve programlara başladı.

Bu konuda 90’lı yılların ilk yarısında, Jean-Marie Guehenno’nun Demokrasinin Sonu kitabı, siyasetin yeni şeklini aktarmaya çalışan önemli bir eserlerden biridir.

Guehenno, siyasal eğilimlerin değiştiğini, artık 19 ve 20. Yüzyıldaki ölümüne siyaset yerine, siyasal eğilimlerin belirleyen ve değiştiren, kültürel akımları ve toplumu yönlendiren lobilerin siyaseti belirleyeceği bir çağa giriş yaptığını belirtiyordu.

Yani siyasetin yeni yelpazesinin bildik iki kutuplu dünyaya göre oluşmayacağı, değişik faktörlerin ve algıların etki edeceğini aktarıyordu.

Nitekim 2000’li yıllar bu değişimin ipuçlarını vermeye başladı.

SİYASAL EĞİLİMİ BELİRLEYEN FAKTÖRLER

“Siyasal eğilimleri belirleyen yeni faktörtörler nedir?”  sorusuna ve özelikle bugünün Türkiye’sine bakarak sorduğumuzda bana en mantıklı yanıtı Virginia Üniversitesi’nden Psikolog Prof. Dr. Jonathan David Haidt veriyor gibi gelmektedir.

Haidt, alışageldiğimiz çıkarımları kökünden değiştiriyor.

Haidt, insanların tercih ve davranışlarını – özellikle seçmen davranışlarını- etkileyen 6 temel öğe saptamış.

Bunlar; 

‘sosyal- koruma,

adalet,

özgürlük,

sadakat-bağlılık (gelenekler diyebiliriz),

otorite (devlet diyebiliriz) ve

kutsallık’tır (din, mezhep diyebiliriz).

Genel  davranış kalıpları olarak, eğer bu özelliklerden ilk üçe yakınsanız, daha çok sol eğilimi, son üçe yakınsanız,  sağ eğilimi benimsiyorsunuz demektir.

Bu nedenle, hangi olgulara yakın olduğumuza göre –ki bu değerler ve kültürdür-  içgüdüsel olarak rol takınılmaktadır.

Bu role göre, siyasal parti tercihleri oluşmaktadır.

Çok önemli değişkenler ortaya çıkmazsa, siyasal parti tercihlerimizde bir değişiklik olmamaktadır.

SAĞ EĞİLİMLER DAHA AVANTAJLI

Türkiye dahil, daha geri bir demokrasinin yaşandığı birçok ülkeyi bu altı madde üzerinden incelediğimizde, sağ eğilimli partilerin daha şanslı olduğu ve sol potansiyelden de oy alabilecek sosyolojik altyapısı olduğunu görebiliriz.

Çünkü sağ partiler, her zaman solun egemenlik alanına dahil olabiliyorken, sol partilerin sağın alanını kapsayıcı bir model uygulayabilmesi çok zordur.

Bu da sağın egemenlik alanının daha geniş ve daha geçirgen olduğunu göstermektedir.

TÜRKİYE’DE SİYASAL EĞİLİMLER

Bu ülkemizde oluşmuş bulunan yüzde 65 sağ, yüzde 35 sol dengesi mevcuttur.

Cumhuriyet tarihi boyunca incelediğimizde sağ, solun egemenlik alanına birçok kez girebildiğni görmekteyiz.

Bunların ilki; Bayar-Menderes öncülüğündeki DP dönemidir. DP, 50-54 dönemi solun egemenlik alanına girebilmiş, ilk üç öğeyi ( sosyal- koruma, adalet, özgürlük) kendi bünyesine alabilmiş, partide Sabiha Sertel-Zekeriya Sertel gibi sosyalistleri bile monte edebilmişti.

İkincisi; T. Özal başkanlığında kurulan ANAP’tır.  ANAP,  83-87 dönemi, daha sivil daha özgürlükçü bir alana dâhil olabilmiş bir özellik göstermiştir.

Üçüncüsü; Demirel’in 12 Eylül sonrası kurmuş olduğu DYP, 1987 sonrası ve özellikle 1991 Ekim seçimlerinde, tamamen solun egemenlik alanında olan tanımlamaları (şeffaf devlet, insan hakları vb.) kullanabilmiş, seçimlerden birinci parti olarak çıkmıştır.

Dördüncüsü; T. Erdoğan başkanlığında kurulan AKP de, 2002-2007 döneminde ilk üç öğeyi işleyebilen bir politika uygulamıştır.

Yukarıda bahsedilen 4 dönemde, sağ siyasi partiler, özgürlüklerin geliştirilmesi, sosyal devlet, şeffaf devlet yaratabilme sloganları ve politikalarıyla,  sol liberallerden ve merkez soldan oy almıştır.

Ne var ki, sol – CHP-;  sadece bir kez sağın egemenlik alanına girebilmiştir. O da 1974-1977 B. Ecevit döneminde,  Kıbrıs savaşı ve milli menfaatler nedeniyle milliyetçi oylarda bir artışla,  sağ seçmenden oy devşirmiş, oyunu yükselterek, yüzde 41.5’ ulaşmıştı.

70’Lİ YILLAR CHP’Sİ

70’li yıllarda neredeyse bütün Karadeniz çeperi CHP’liydi. Karadeniz halkının milliyetçi özelliği o dönemde de vardı.

Yine, daha sonradan AKP ve HDP nin egemenlik alanına giren ve CHP’nin tamamen silindiği, Diyarbakır, Ağrı, Kars, Ardahan, Iğdır gibi tüm bu iller, CHP’nin kalesiydi.

Keza, İstanbul ve diğer metropollerin gariban gecekondu halkı CHP’ye oy veriyordu ve hepsi mutaassıp insanlardı.

Şartlarda farklılıklar olsa da, genel bir tespit yapmak gerekirse, o tarihlerin CHP’si,  bir yandan; adalet, özgürlük, eşitlik gibi solun kavramlarına sahip çıkarken, diğer yandan, milliyetçilik, kutsallık, gelenek gibi sağın kavramlarına da sahip çıkabiliyordu.

Ancak 1980 yılında yapılan 12 Eylül darbesi, bir yandan büyük kesintiler yaratırken, diğer yandan –bir kısmı sosyolojik gelişmelerin bir sonucu olsa da- CHP politikalarında önemli değişimler yarattı.

2000’Lİ YILLAR CHP’Sİ

Nitekim 90’lı yılların ikinci yarısında, Türkiye önemli politik gelişmelere uğradı. Örneğin, Refah-Yol hükümeti’nin kuruluşu ve politikası, 28 Şubat Postmodern darbesi, çeşitli hükümet krizleri, siyasal süreç ve siyasal eğilimler üzerinde baskı oluşturmaya başladı.

Bu gelişmeler sonucunda CHP’nin siyasal alanı daralma gösterdi ve CHP’nin Deniz Baykal öncülüğündeki politikası,  2010 yılına kadar, sadece laiklik, üniter devlet ve ulusalcılık üzerinde yükselen söylemi, CHP’yi Kürt düşmanı, İslam düşmanı, mutedil muhafazakâr yapılara kapalı, bir imajla anılmasına yol açtı.

Örneğin, 2002 yılında siyasal alan boşalmıştı. Bir önceki seçimde DSP yüzde 22.2 CHP yüzde 8.7 yani toplamda yüzde 31.1 oy almıştı. 

Siyasal alanın boşaldığı ve merkez sağın çöktüğü, bu seçimde Baykal’lı CHP’nin aldığı oy yüzde 19.4 oldu. Siyasal alan tamamen boşaldığı halde, sol yüzde 31 oyun, yüzde 12’sini kaybetmişti.

Bu DSP’nin bünyesinde bulunan merkez oy, daha özgürlükçü, daha halkçı ve mutedil kesimlerin sesi bir politikayla seçime giren AKP’ye kaydı.

Aynı dönemde CHP’nin daha solunda olan partiler ise, bir varlık gösterememişti.

KILIÇDAROĞLU SİYASAL ALANI NASIL OKUYOR?

Bugünün CHP’sinde halen yürütülen politikanın iddia sahipleri, bu gelişmeyi CHP’yi daraltmak, iktidar olmasını engellemek olarak yorumlamaktalar.

Çünkü CHP, aslında tam o dönemde –hazır merkez sağ çökmüş ve onun kentli oyları açıktayken- sağın egemenlik alanına girip, bunu bir iktidar şansına çevirecekken, tersine kendi alanını bile tam sahiplenemeyip, kendi alanını daraltarak, bırakın sağdan oy devşirmeyi, önceki seçimlerde aldığı orta-sol seçmenin bir bölümünü sağa( AKP’ye) kaptırması olarak görüyorlar.

NE YAPMAK İSTİYOR?

Kılıçdaroğlu, gerek Millet İttifakı gerekse helalleşme, Türban kanunu vb. gibi çıkışlarla, aynı, Ecevit gibi, sağın egemenlik alanına girmek, o alanda söylem geliştirmek, iktidar partisi ve Cumhur İtifakının alanını daraltmak istiyor.

İddiası da şu; tarihsel şartlar her zaman oluşmaz, şu an ki ülke atmosferi, CHP’nin bütün alanları kapsayıcı politika üretmesine müsait. Neden kullanmayalım ?!

***

Tarihi örneklere ve son 40 yılki gelişmelere bakınca doğru gibi gözüküyor.

Ama bakalım göreceğiz, bu sosyo-politik tespitler tutacak mı?

Devamını Oku

En genç üniversite

En genç üniversite
5

BEĞENDİM

ABONE OL

“Üniversite; eğitim ve öğretimin yapıldığı, araştırma çalışmalarının yürütüldüğü, değişik seviyelerde akademik derecelerin verilebildiği ve insanların meslek sahibi olmalarının sağlandığı yüksek öğretim sisteminin önemli bir kurumudur.”

Aktardığım bu üniversite tanımı bir alıntı. Mudanya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.  Hasan Tosun’un “Devlet Üniversiteleri…..” araştırma kitabından bir alıntı.

Aşağıda aktaracağım bilgilerin birçoğu da yine Hasan Tosun Hocam’dan.

DÜNYA ÜNİVERSİTELERİ

Malumunuz birçoğu gibi, bugünkü anlamıyla üniversiteler de Batı Dünyası’nın ortaya çıkardığı bir kurumdur.

Ama tarihi bilgi olarak aktarmak gerekirse, dünyanın ilk üniversitesi, İstanbul’da 425 yılında “Konstantiopoli Üniversitesi” adıyla Bizans döneminde kurulmuştur. Coğrafya ve kültürel etkileşim olarak bakarsak, dünya üniversite tarihinde bizim de izimiz var diyebiliriz.

Ne var ki, modern üniversiteler öncesi oluşan bu kurumlar daha çok Hristiyan Katedral okulları olarak kurulmuş, 11. ve 12. yüzyılda bugünkü anlamında üniversitelere dönüşmüştür.

1088 yılında kurulan Bologna üniversitesi, 1150 yılında kurulan ve sonradan Sorbon Üniversitesi ile birleşen Paris Üniversitesi, 1167 yılında kurulan Oxford Üniversitesi, 1175 yıllında kurulan Modena Üniversitesi ve 1209 yılında kurulan Cambridge Üniversitesi, orta çağın ilk dönemlerinde ortaya çıkan ve bugünkü manada üniversite özelliği taşıyan ilk yüksek öğretim kurumlarıdır. (TOSUN age)

Avrupa’nın kuzeyinde ortaya çıkan ve sanat ağırlıklı üniversiteler “Hocaların Birliği” şeklinde bir kurumsal yapı oluşturmuştu.

Buna karşılık İtalya merkezli güneydeki üniversiteler, hukuk ve tıp gibi toplumsal ihtiyaçları öne alan bir anlayışla “Öğrenci Birliği” şeklinde kuruldu.

Tüm bu yapılar zamanla, toplumsal ihtiyaçlar ve gelişmelere bağlı olarak değişimler göstermiş, 19. Yy da modern üniversite kimliğine bürünmüşlerdir.

Bu dönüşümün mihenk taşlarından en önemlisi, 1810 yılında Wielhem von Homboldt tarafından kurulan Berlin Üniversitesi’dir.

Homboldt Modeli olarak geçen bu üniversite, “tek bilim dalı içinde bölümler oluşturularak akademik kürsüler oluşturulmuş, araştırma ön plan çıkarılmış, Orta Çağ üniversitelerinden farklı olarak, doğayı keşfetmeyi görev edinmiştir.”(TOSUN age)

Homboldt Modeli, ABD’de ki üniversiteleri de etkilemiş, ancak, seçkinci modelleme yerine daha geniş kitlelere açılmayı ve “özgürlük-işbirliği” sloganıyla, doğayı keşfetmekten ziyade, değer yaratmaya yönelik bir anlayışla örgütlenmişlerdir. (TOSUN age)

TÜRKİYE’DE ÜNİVERSİTELER

Ülkemizde modern anlamda ilk üniversite, 1865 yılında Daru’l Fünun adıyla kurulmuş, ardından kapatılarak 1900 yılında tekrar açılmıştır.

Tıp, hukuk, ilahiyat, edebiyat, matematik ve fen bilimleri alanlarında eğitim vermiştir.

1931 yılında Daru’l Fünun, durgunluğu ve verimsizliği nedeniyle lav edilip, 1933 yılında “İstanbul Üniversitesi” kurulmuştur.

1944 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi, 1946 yılında Ankara üniversitesi, 1956-57 yılları arasında Karadeniz Teknik, Ege, ODTÜ ve Ankara Üniversiteleri ülkenin ilk yüksek öğretim okullarıdır.

Bundan sonra 1961 yılından 2014 yılına kadar, neredeyse tüm illerde üniversiteler kurulmuş, 1981 yılında tüm üniversiteler YÖK’e bağlanmıştır.

Yine ülkemizin ilk vakıf üniversitesi “Bilkent Üniversitesi” adıyla 1984 yılında Ankara’da kurulmuştur. Bunu 1992 yılında İstanbul’da kurulan Koç üniversitesi ve 1993 yılında Ankara’da kurulan Başkent Üniversitesi izlemiştir.

Bugün halen 127’si devlet, 78’i vakıf üniversitesi olmak üzere ülkemizde 205 üniversite mevcuttur.

Ve Ülkemizdeki üniversitelerin bu kuruluş sürecine son vagonu ekleyen, 2022 yılının Mart ayında kanunlaşarak kurulan ve “En Genç Üniversite” sloganıyla öğretime başlayan Mudanya Üniversitesi olmuştur.

MUDANYA ÜNİVERSİTESİ

Mudanya Üniversitesi deyince yazacağım çok şey var. Ama bunları zamana yaymak daha doğru olacak diye düşünüyorum.

Ancak, benim için anlamı olan “ilk”lerden birini aktarmak istiyorum.

Çokça muhabbeti geçmesine rağmen, Gıyasettin Hoca’nın üniversite çalışmasına başlamasını ilk kez 2018 sonu ya da 2019 başlarında Hoca’dan gelen bir telefonla öğrenmiştim. Kurucu Rektör Prof Dr. Abdullah Bayram ile Eski dönem Bursa Milletvekillerinden Sedat Kızılcıklı’nın “Nasıl bir üniversite” konulu arama çalışması yaptığını ve benimde görüşlerimi alacağını bildirmesi ile başladı.

Nitekim birkaç ay içinde ilgili toplantıyı yapmıştık, öyle kaldı. Benim yanıtlarım ve görüşlerim ne derece işe yaradı bilemiyorum tabii.

Ardından epey zaman geçti, Hoca’dan 2021 yılının başlarında bir akşam “yarın saat 10’da bir toplantı var, bekliyorum” dediği bir telefon aldım. Toplantı holding binasındaydı. Gittim tabi.

10.30 da toplantı başladı. Bugün Mudanya Üniversitesi Genel Sekreterliği görevini yürüten Samet Karakaya sunun yapıyordu. YÖK’e gerekli izinlerin verilmesi için hazırlanan evrakları, planları ve dökümanları sinevizyon aracılığı ile aktarıyordu.

Sıra Danışma Kurulu sunumuna gelmişti. Liste slaytta yayınlandığında, birçok akademisyen, öğretim görevlisi ve Sınav kolejlerinden aktarılan idareci-öğretmen yanında, kurulda üç adette dışarıdan isim vardı.

Bu üç isimden biri bendim.

Çok onore olmuştum!..

Hoca’ya çaktırmamaya çalıştım. Kendimce normal davranışlara devam eder gibi davrandım, ama gerçeği öyle değildi.

Serüven böyle başladı.  Ve stresli, bekleyişli, zaman zaman yorucu ama çokça mutlu günler yaşadık.

2022 Mayıs ayında Mudanya Üniversitesine öğrenim hakkı verildiği gün yapılan toplantıda Hoca’nın ;  “tüm gerginlikler, stresler, ne varsa hepsi bugün içindi. Yapılan münakaşaların hiçbiri kişisel değildi, hepsi iş için, iş daha iyi olsun diye idi, bugüne geldik, başardık. Bu başarıda herkesin katkısı alınteri var, hepinize içten teşekkür ediyorum…” dediğinde hepimiz çocuklar gibi mutluyduk, birbirimizi kutluyorduk.

Zamanla belki bir kısmı yazılacak çok güzel anılar, çok güzel birikimler yaşadık.

VİDEO-YORUM PROGRAMI

Aslında bu yazı üniversite üzerineydi ama yazı sonu olarak, bir gelişmeyi de aktarmış olayım.

Malumunuz çalışmalar devam ederken BNG grupla ilgili, kısmen iç içe geçmiş bir iş daha yapıyordum.

Bu iş, 2020 yılının Şubat ayından beri grubun internet (16haber) medyasında zaman zaman köşe yazısı, birkaç radyo programı ve yine zaman zaman yorum nitelikli videolar yapmaktan ibaretti.  İdari bir görevim yoktu ve işyerine ancak haftada 1-2 gün program için gidebiliyordum.

Grubun medya organları açısından, 96.3 frekansından yayın yapan Radyo16, Bursa’nın en eski ve en çok dinlenen, ağırlığı müzik yayını yapan radyolarından biridir.

Radyonun siyasi ve aktüel konularda bir yayın politikası yok. Radyo16 bu özelliğini, yayın politikasını ve dinleyicisini koruyor.

Keza yanına 16haber ismiyle yayın yapan internet haber portalı ise, daha çok bildik medyacılık yerine yeni bir model olarak düşünülüyordu.  16haber internet portalında zaman zaman video yorum ve Ali Mollasalih’le yaptığımız aktüel birkaç söyleşi olmasına rağmen, aslında bu medya portalı, siyasi veya aktüel program ve habercilik yerine, daha çok üniversitede açılacak gazetecilik, radyo-televizyon ve iletişim bölümleri için, bir labratuar, bir staj merkezi gibi çalışacaktı.  Ancak bu bölümler YÖK’ün izin ve yönlendirmesiyle şimdilik açılamadı.  Zamanla bu alanda öğretim başlayınca, medyada bu işlevini de yerine getirecektir.

Bu ara, birkaç aydır üniversite çalışmalarına ağırlık verdiğimizden dolayı kısmen durmuş olan, 16haber internet portalıdaki video-yorum programı beğeni bulmuş olacak ki, eski mesai arkadaşım ve bir dönem program ortağım sevgili Cennet tarafından enBursa’ya da video-yorum yapmam ve bazen yazı yazmam teklif edildi.

Tabii Hoca’dan izin alarak ve halen 16haber’deki mesai arkadaşlarımla istişare ederek, yapmaya karar verdim.

Haftada bir buradayım, izlemek isteyenlerin 10-15 dakikasını alacağım, beklerim.

Herkese sevgiyle…

Devamını Oku
%d blogcu bunu beğendi: